YAŞASIN 8 MART!
Selam olsun 8 Mart’ı direnişlerinde yaşatan yiğit kadınlarımıza!
Selam olsun yarınların özgür ve adil günlerinin müjdecisi kadınlarımıza!
Tarlada, evde, okulda, fabrikada emeği sömürülen; yoksulluğa, işsizliğe, güvencesizliğe mahkûm edilen emekçi kadınlara; Türkiye’nin dört bir yanında direnen tüm işçi, emekçi kardeşlerimize selam olsun!
Dünya Emekçi Kadınlar Günü, emeğimizi sömüren düzene karşı direnişimizin sembolüdür.
1910 yılında Danimarka’da düzenlenen “Uluslararası Sosyalist Kadınlar Konferansı”nda Clara Zetkin, Rosa Luxemburg ve arkadaşları, her yıl uluslararası bir Kadınlar Günü düzenlenmesi önerisini getirmiş ve bu öneri oy birliği ile kabul edilmiştir.
8 Mart’ın Dünya Kadınlar Günü olarak belirlenmesi tesadüf değildir.
8 Mart 1857’de New York’ta 40 bin dokuma işçisi; çalışma saatlerinin kısaltılması, insanca yaşam koşulları, daha iyi bir ücret için greve gider. Polisin işçilere saldırması, işçilerin kendilerini fabrikaya kilitlemesi ve ardından çıkan yangında 129 dokuma işçisi kadın diri diri yanarak yaşamını yitirmiştir.
8 Mart 1908’de yine New York şehrinde kadın işçilerin öncülüğünde sendikal haklar, daha kısa mesai süreleri, daha yüksek ücret, kadınlara oy hakkı talepleriyle bir miting düzenlenmiştir.
Bunların yanında Rusya’da 1917 Şubat devriminin aslında 8 Mart’ta “ Ekmek ve Barış istiyoruz!” sloganı ile yapılan kadın yürüyüşü ve grevleri ile başlamış olmasıdır.
Bütün bunlara rağmen Dünya Kadınlar Günü’nün resmiyet kazanması için onlarca yılın geçmesi gerekti. Birleşmiş Milletler 1975 yılında “Dünya Kadınlar Günü”nü resmi olarak kabul etti.
Bizler yüzyıllardır kapitalizme ve feodal erkek egemen gerici sisteme karşı mücadele ediyoruz. Mücadelemizin bugün geldiği nokta haklarımızı alana kadar alanlarda olma kararlılığımız, 165 yıl önce New Yorklu dokuma işçisi kadınların yaşamları pahasına başlattığı isyanın mirasıdır. Biz bu mirası evlerde, iş yerlerimizde ve sokaklarda büyüterek sürdürüyoruz.
165 yılda pek çok şey değişti; ama hala ekonomik ve siyasi istikrarsızlıkların faturasını biz kadınlar en ağır biçimde ödüyoruz. Bir yanda güvencesizliğin, yoksulluğun ve işsizliğin; diğer yanda yok saymanın, ırkçılığın meşru kıldığı şiddetin etkilerine doğrudan biz maruz kalıyoruz. Ama 8 Mart’larla bu günlere taşınan ve geleceğe taşınacak mücadelemiz ve kararlılığımız tüm bunları alt edebilecek bir alternatif yaratacak güçte olduğumuzu gösteriyor.
Son yıllarda ülkemizde neredeyse her gün kadınlar ya şiddete uğruyor ya da öldürülüyor.
Türkiye’de 2021 yılında 280 kadın öldürüldü, 217 kadın ise şüpheli şekilde ölü bulundu.
2022 Ocak ayında 26 kadın öldürüldü, 28 kadın şüpheli şekilde ölü bulundu. Yine 2022 yılının Şubat ayında 23 kadın öldürüldü, 21 şüpheli kadın ölümü gerçekleşti.
İstanbul Sözleşmesi tek başına yeterli olmasa da kadına yönelik şiddet konusunda bağlayıcılığa sahip ilk uluslararası sözleşmedir. Sözleşme 11 Mayıs 2011’de İstanbul’da imzaya sunulmuş, sözleşmeyi ilk imzalayan ülke Türkiye olmuştur. Ancak ne yazık ki Türkiye 1 Temmuz 2021’de sözleşmeden resmen çekildi. İstanbul Sözleşmesi’ni ilk imzalayan, onaylayan ve çekilen ülke olmayı başardık. Tek adamın imzasıyla, kararıyla, dayatmasıyla “ ben yaptım, oldu!” zihniyetiyle sözleşmeden çekildik. Öldürülen, şiddet gören her kadının bu akıbeti yaşamasında, sözleşmeden ayrılmayı imzalayanın, destek olanların, sessiz kalanların, bir kereden bir şey olmazcıların payı olduğunu biliyoruz.
İstanbul Sözleşmesi temelde kadına yönelik şiddeti önlemeyi gütse de hane halkının tüm üyelerini kapsamaktadır. Çocuklara yönelik şiddet ve istismarın önlenmesini, çocuk yaşta evliliği ve zorla evlendirmelerin suç sayılması için yasal dayanaklar oluşturma yükümlüklerinin gerekliliğini de savunmaktadır.
Sözleşme kadınlara yönelik her türlü ayrımcılığı yasaklamaktadır. Bu yüzden kazanım olan İstanbul Sözleşmesi’nin yok sayılmasını kabul etmiyoruz! İstanbul Sözleşmesi’nden vazgeçmiyoruz!
Kadın sorununu yaratan, insan emeğinin sömürüsü üzerine kurulu olan sistemin kendisidir. Bu yüzden de bizler diyoruz ki kadın sorununa ve kadın mücadelesine sınıfsal bakmak zorundayız. Çünkü kadını özgürleştirecek olan sınıf temelli örgütlü mücadeledir.
Kadın tüm ekonomik, kültürel, siyasal baskılara karşı çıkarak düzenin dayattığı statüleri, kendisine uygun görülen kalıpları yıkarak, hayatın her alanında söz ve karar hakkını kullanarak, sisteme karşı dişe diş vereceği mücadele ile özgürleşecektir.
Tıpkı Nazi faşizmine başkaldıran Tanya gibi.
Tıpkı devrimci düşüncelerinden dolayı yoldaşı ile birlikte katledilen Rosa Luxemburg gibi.
Tıpkı “Kadının özgürlüğü, tüm insanoğlunun özgürlüğü gibi yalnızca emeğin, sermayenin boyunduruğundan kurtulmasıyla olacaktır.” diyen Clara Zetkin gibi.
Tıpkı Filistin direnişinin simgesi Leyla Halid gibi.
“Her emek direnişinde ben de varım.” diyen Sayıştay hakimi Perihan Pulat gibi.
Bizler güvenceli iş, güvenceli gelecek istiyoruz!
Emeğimiz, özgürlüğümüz için, eşit haklar için mücadelemizi sürdürüyoruz.
Kadın cinayetlerinin bitmesini istiyoruz, adalet istiyoruz!
Çükü 2 yıldır kayıp olan ”Gülistan Doku nerede?” diye sormak istemiyoruz!
Çünkü kızının gözü önünde eski kocası tarafından öldürülen Emine Bulut’un “Ölmek istemiyorum!” çığlığını artık başka kadınlardan duymak istemiyoruz!
Çünkü 16 yaşında ailesi tarafından zorla nişanlandırılan ve o erkek tarafından öldürülen Sıla Şentürk gibi başka çocukların da hayattan koparılmasını istemiyoruz!
İşte mücadelemiz bu yüzden. Kadınlar ancak mücadeleyle özgürleşecektir. Kadınlar erkek yoldaşlarla verilecek mücadeleyle özgürleşecektir.
Hem ne demiş şair: “Bitmedi sürüyor kavga ve sürecek, yeryüzü aşkın yüzü oluncaya dek; bugünlerden geriye bir yarına gidenler kalır, bir de yarın için direnenler!”
Erkek egemen, gerici, feodal, kapitalist düzene karşı her türlü baskı, şiddet, sömürü, cinsel taciz ve işkenceye karşı direnişlerini sürdüren kadınları ve tarih boyunca zulme karşı gelmiş ve hala gelen tüm direnişçileri saygıyla selamlıyoruz!
Yaşasın 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü!
Yaşasın örgütlü mücadelemiz.
TÖBSEN KADIN KOMİSYONU ADINA
MYK KADIN SEKRETERİ
NAZLI DAŞKAPAN BAKLACI